Bir can vardır. Bazen adı Sadri Alışık’tır. Efil bir ses verir, sonra bütün taşlar yerine oturur. Sigaranın dumanı bıyığa sarılır, asılı kalır kaybolur gider. Ağlamak kitlesel bir eylem haline gelir. Bize yıllarca damar diye anlattıkları an olur içeri içeri dolar. Bir tutam sırrın, zamanın, vücutta durmasıyla dalan gözler gibi ferahlar bedenin. Anladım sanırsın evreni, çemberi, elindeki çizgileri, duvardaki sıcak kalan yeri, topraktaki gevrekliği. Mesela o zaman otuzlarındaysan yirmi beşinde olabilirsin. Ya da tam tersi. Rakının beyaza dönüşmesinde büyülenirsin. Güzel bir şey bu deyip ilk yudumu büyük içersin. Güzel bir şeyleri sindirmek alışkanlık yapar. Sahici ne varsa yüzüne yakın gelir. Bu sebepten sokağa çıkıp yürümeye başlarsın. Alçak basınca maruz kalmış bedenin bir İstanbul sonbaharında nemden üstündekiler etine yapışana kadar, üzeri izmaritle tükürükle donatılmış asfalt yollarda yürürken “ayağım bir şeye takılsın da neden bu kadar zamandır yere bakıyorum” diye fark edip yüzünü göğe kaldırma cesareti bulmak istersin. Çok acayiptir delikanlı nameler. Konuşurken ağzını yuvarlar, r lere vurgu yapar, yavaş başlar çabuk biter. İstisnasız içine işler. Hangi notalarsa o art arda gelenler Allah onların bin belasını versin. Durup dururken alır adamı parlak ışıkların altında yere çömeltir, isyana, zarara, ziyana, sonunda çorbaya yöneltir.
Çok uzun süre ciddiyse hayat sebebi gözlerinden silmeyi unuttuğun çapaklardır. Bir filmin sonu gibi olacaksa sonumuz ezberi unutmak en güzeli. Çiçekler ve kadınlarsa ziyana uzak olması gereken ve biraz da geceye saklanmış biraysa, o zaman ya çok dardasın çocuk ya da unuttuğun sanıp vazgeçtiğin bir ton mevzu var ardında.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder