13 Kasım 2012 Salı

Kaktüz

    Getirip saksıyı önüme koydu. Ben önce ona, sonra saksıya, sonrada masadaki sigara paketine baktım. İçinden bir tane alıp yaktım. Ona da uzattım ama almadı. Boynunda el örmesinden, pembe, beyaz, açık mavi karışımı atkısı vardı. Çenesine baktım. Atkının çenesine değen kısmında, nefesinin neminden su damlacıkları oluşmuştu. Ona ne zaman baksam ilk boynundan başlardım. Atkı takmasına sevindim bu yüzden. Çünkü tahminim konuşmamız başladığı anda acımasızca, birbirimizin gözüne çarpan ama devamlı içimize attığımız, tahammül ettiğimiz özelliklerimizi ortaya dökecektik. Öyle ki ben onun tatsız tuzsuz yemeklerinden, o da benim göbek deliğimden çıkardığım pamukları yere atmamdan başlayacaktı. Böyle durumlarda kimse birbirine acımamalı! Ama ben yine bendim tabi, gözüme hakim olamadım. Burnuna baktım. Bir insanın burnu demek bütün yüzü demektir -edebiyat değil kadraj bilgisi-. Ağzındaki buhar burnundan çıkanla birleşiyordu. Güzel bir andı. Neden bu kadar güzeldi bilmiyorum. Yani onu bu halde ilk kez görmüyordum. Onun daha özenli ve farklı hallerini de görmüştüm. Ama neden bu an parlıyordu? Kavganın arifesindeki hormonlardan mı, yoksa sokak lambasından mı? Aklıma gelen son ihtimalse artık hazır olduğumdu. Onun için hazır mıydım?... Ne alakası var ya! İnsanlar ölmeden önce son kez ayaklanır, sanki hiç hasta değilmiş gibi davranırlar. Bunun bilimdeki karşılığını bilmiyorum ama buna benzer bir şey herhalde benimki de. Ölüyorduk o zaman. Bu daha az korkutmuştu beni. Derince çektim içime soğuk havayı.

- Buraya kadarmış o zaman. dedim

- Evet. Görüşmeyelim lütfen, beni aramaya kalkma.

- Her zaman kibirliydin zaten. Merak etme öyle bir telaşım yok.

- Ben söyleyeyim benden çıksın. Ayrıca aynı filmleri izliyoruz. Yani biliyorum bu son değil. Hep bir geri dönüş olur. Ama ben seni uyarıyorum. Çünkü buradan çıkar çıkmaz nereye gideceğimi biliyorsun ve o olmazsa başka biri, ama bir daha sen olmayacaksın. Biliyorum üzücü; Senin yerine hep birileri olacak... Belki de rahatlatıcıdır ha? Bu arada neden senin yerine oluyormuş, düzeltiyorum; Bundan sonra sen olmayacaksın.

- Sanırım ikimizin arasındaki hep buydu...

- Neymiş o? Bana öyle bilmiş konuşup büyük esler verme. Yeterince vaktim oldu seni tanımak için.

- Tamam başlama lafımı bitirip kalkacağım. Hatta lafımı söylerken kalkacağım. Aramızda olan şey; Sen devamlı boş konuştun bende aptal gibi dinledim. Bak şu saksıdaki kaktüs bile şu an sıkıntıdan su kaybediyor. Dürüst olalım ya da ben olacağım. Dört senenin iki yılı mükemmel geçti. Seni sevdim. Deli gibi sevdim. Bu satılmış, fluu, korkak dünyada sadece sana, bozkırda çimen bulmuş gibi baktım. Ama olmuyor işte. Şimdi gidiyorum. Aramayacağım. Anarım belki bir kaç gün ama karar verdik herhalde. Ve kusura bakma ölmeyeceğim.

          Lafımı bitirip saksıyı aldım. Yoldan geçen ilk taksiyi çevirdim. Dolu olmasından korktum ama, değildi. Adresi biraz ilerledikten sonra söyleyecektim. Maaşı yeni almıştım o yüzden kafam rahattı. Son beş dakikayı gözümün önünden geçirdim, tam istediğim gibi olmasa da, olmuştu! Hayalimde onu ağlatmak, suratına karşı tükürerek konuşmak vardı (Sadri Alışık'tan bir kaç jest kullanacaktım) ama bu daha iyiydi sanki. Saçmalayıp uzaklaşmak en güzeliydi. Rahatlığın verdiği huzurla koltuğa gömüldüm. Taksiciye "Sigara içebilir miyim ağabey?" diye sordum. Onayladı. Ona da ikram ettim.
         Hava soğuk, yerler ıslaktı. Tophaneden geçerken asfalt sapsarıydı. Fındıklı parkında indim. Artistlik yapacağız diye maaşı gömmemek lazım. Saksı elimde biraz yürüdüm. Sonra saksıyı fark ettim. Yani ne yapacaktım bunu? Bu hikayeyi düzgün bitirmeliydim. Deniz kıyısına doğru gittim. Denize atsam çok ses çıkarır, ayrıca estetik olmazdı. Geri döndüm, çimenliğe baktım. Kıyıda yassı sivri bir sopa buldum. Biraz sağa doğru uzamış iri ağacı gözüme kestirip dibine küçük bir çukur açtım. Saksıyı kırdım, elime bir kaç diken battı. Tam olmuştuk. Kaktüsü çukura sabitledim. Tamam dedim, bu burada büyür. Sırf bizim aşkımız bitti diye onun da ölmesine gerek yoktu değil mi? (Bu soruyu kendime sormuştum o an) Birden panik yaptım. Ardından sinire çevirdi, ayağımın dışıyla sağlam bir oturttum. Vurduğum darbeyle kafası kopmuş gibiydi, dibi yemyeşil çıkmıştı ortaya. Burnumun direği sızladı birden, ağlamaya başladım. Dizlerimin bağı çözüldü. Ağzımdan kesik kesik buhar çıkıyordu. "Ne olacaktı ulan! Tabi böyle olacaktı. Sen kimsin? Hem bir kadınla iki buçuk yıl düzenli seks hayatı yaşayacaksın hem de ayrılırken ağlamayacaksın. Hayırdır lan memur Cemil'in oğlu! Hakkını ver, atalarını utandırma. Bu topraklarda sevdanın girişi de, gelişmesi de, sonucu da ıstıraptır." Der gibi patlamıştı bedenim. Olduğum yere çöktüm. Artık geri dönüş yoktu, başladım ılık ılık ağlamaya. Şu an yanıma bir şarapçı yanaşsın "Neden ağlıyorsun evlat?" diye sorsun istiyordum. Ya da bir derviş gelsin bunların hepsinden bilmem neyin dersini çıkarmam gerektiğini söylesin... Biri gelsin istiyordum. Biri gelsin ne olur! Bu anın gerçek olması için bir şahidim olsun istiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder