17 Mayıs 2013 Cuma

Vapur İskeleye Yanaşmadan Önce

       Dünya'nın tepsi gibi göründüğü yerdeyim. Başka bakan gözleri arıyorum yaklaşık dört saattir. Onlar kendilerini arabalara, mekanlara, güneş gözlüklerinin arkasına saklasa da ben inadına arıyorum belki bir kaçı durumunun farkında değildir, hava o kadar güneşli değildir, belki sigarası bitmiştir, belki de sadece bana rastlama ihtimali için yürümeye karar vermiştir diye. Yani, yine bir rastlantıya bel bağlamış, öylece -bazen de utangaç- insan suratlarını kibarca çaya davet ediyordum. Ne olacaktı sanki, iki doğru kelime değil mi aramızdaki mesafenin ölçüsü. Eskiden tokmaksız kapılar arardım, şimdi başka bakan gözleri arıyorum.
       Siz ayakları bilirsiniz. Hatırlamaya çalışın yahu, daha dün eve doğru yürürken yüzlercesini gördünüz istemeden. Ama bakmak, bazen sadece kaçırmaktır. Görmekse, anın kelepçelerini çözemek. Peki, biraz daha anlatayım. Şu an göz kırptın mesela. Mesela, eğer hatırlarsan hayatın artık ikiye bölündü kırptığın anla. Bir önce bir sonra, iki önce bir sonra.
       Bombalanmış iki ortanca şehir düşünün. Hangisinin peyniri diğerinden daha güzeldir? Kahvesi? Kosova'nın neyi meşhur ya da Irak'ın yüz ölçümü kaç. Aşk her yerde aşksa ve her yerde yokluğun yerini bir şekilde tutabiliyorsa, bu kadar dangalaklığın içinde neden benim –evet kendimden bahsediyorum- baktığım lambaların altları boş, sokaklar dönemeç. Bakkallar çakal, sabunlar yeni, filmler kısa, uçaklar kağıt, bezelyeler mor, tüller mavi. Evet ben de “Yapmakla olup bitseydi bu iş, hemen yapardım, olup biterdi...” dedim.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder